top of page

Son Makaleler

Search
  • Writer's pictureuzmpskhasanarslan

ADALETİN BU MU DÜNYA?

Çok değerli sanatçılarımızdan biri olan Selda Bağcan 1971 senesinde Adaletin Bu mu Dünya türküsü ile karşımıza çıktı. Bu türküde adeta kaderi ve dünyayı sorgulayan, eleştiren ve şikâyet eden sözler bulunuyordu. Türküde ki sözlere kulak verelim: “ Adaletin bu mu dünya, ne mal verdin, ne yar dünya. Kötülerinsin sen dünya, İyileri öldüren dünya.”Şu an bu türküye kulak veren birçok kişi, kendi içlerinde muhtemelen birçok yorumda bulunacaktır. Kimisi evet gerçektende bu dünya da adalet yok derken, kimisi ise buna itiraz edecek ve dünyanın adil bir yer olduğunu öne sürecektir. Dünya gerçekten adil mi?

Bu soruya yanıt verme girişimim, bilimsel açıdan başlayıp, kişisel yorumlar ile son bulacaktır.


“Ne ekersen onu biçersin.” “İyilik eden iyilik bulur.” “Hak yerini bulur.” gibi deyim ve atasözlerinden de anlayacağımız üzere, insanlar her yapılan şeyin bir karşılığı olduğunu ve genelde iyilerin ödüllendirildiği, kötülerin cezalandırıldığı; nihayetinde herkesin hak ettiğini aldığı adil bir dünyada yaşıyor olduklarına inanma eğilimindedirler. Sosyal Psikoloji de Adil Dünya İnancı olarak bilinen bu kavram, neredeyse hayatımızın çoğu alanında etkili ve çoğu zaman bireylerle ve toplumla –hatta kimi zaman kendimizle-olan ilişkilerimizde önemli bir role sahiptir. Adil Dünya İnancı, dünyanın adil bir yer olduğu ve insanların neyi hak ederlerse onu buldukları hipotezi üzerine kurulmuştur. Bu inanç geleceği belirsizlikten kurtaran önemli bir adaptasyon işlevi görürken aynı zamanda ruh sağlığının korunmasında da önemli bir role sahiptir. Adil Dünya İnancının iki yönü vardır; ilki “Dünya bana ne kadar adil?” sorusunun cevabı ile ilgili bireysel adil dünya inancı, diğeri ise “Dünya ne kadar adil? “ Sorusunun cevabını veren genel adil dünya inancıdır.

İnsan davranışı çeşitli gereksinimler ve temel dürtülerle şekillenmektedir. Yeterlilik, kontrol, bilişsel tutarlılık, uyum, benlik saygısı ve anlam gereksinimi bu etkenlerden bazılarıdır. Bu ihtiyaçların karşılanması süresince birey, yaşamı boyunca, sürekli olarak çeşitli uyum sorunları yaşar. Bunların, bireyin yakın çevresindeki birey ve gruplardan, dünya ile olan paylaşımlarından ve kendisine gelen talep ve tercihlerden kaynaklı oluştuğu söylenebilir.


Uyum problemleri, birbiri ile uyuşmayan tutum ve inançlara, dolayısıyla olumsuz duygusal yaşantılara yol açması bakımından önemlidir. Bu yaşantılar bireyi tutum, inanç ve davranışlarında tutarlı olma eğilimine iter. Bu eğilim bilişsel tutarlılık kavramı ile açıklanır. Bilişsel tutarlılık, en sade anlamıyla duygu, düşünce ve davranışlarımızın aynı yönde olması ile açıklanabilir. Aksi halde tutarsızlık şiddetli bir stres, baskı, gerilim yaşamamıza neden olur. Bu dengesizlik dengeli bir duruma dönüşme doğrultusunda değişim için kişi üzerinde baskıya yol açar. Bu durumda insanlar bilişlerini de duyguları ile tutarlı hale getirmeye çalışırlar. Yani sorunla ilgili inanç ve bilgiler kısmen duygusal tercihlerle belirlenmektedir. Kısaca, kişi duygusal tercihleri ile tutarlı hale getirebilmek için bilişlerini değiştirmektedir. Tüm bu süreçler yaşamımızda karşılaştığımız olaylar, kişiler, durumlar ve kendi içsel süreçlerimizde tutarlı ve adil olmanın önemli olduğunu göstermektedir. Şimdi, bu kavramlar çerçevesinde adil dünya inancına daha yakından bakalım.


Ağır bir trafik kazasından hafif yaralı olarak kurtulan birine şunun söylendiğini duymuşuzdur: “verilmiş sadakan varmış”, bu durum kişinin yaptığı bir iyiliğin onu kötülüklerden koruduğuna inanılır. Elbette bu durumda kişinin iyi biri olarak algılanması da önem taşımaktadır. Bu örneği tersinden düşündüğümüzde yani kötü biri olarak algılanan kişi için şu şekilde bir ifade kullandığını görmüşüzdür: “İyi oldu, cezasını buldu”. Buradan da anlaşılacağı üzere dünyanın adil bir yer olduğu ile ilgili yanlı bir açıklama yapma eğilimindeyizdir. Bunu da elbette ki bilişsel tutarlılığımızı sağlamak adına yaparız. Peki eğer dünyanın adil bir yer olmadığını bir şekilde (buna neden olabilecek şeyler arasında en önemli durum olarak, ciddi şekilde fiziksel veya ruhsal bir travmadan söz edilebilir ) düşünmeye ve hissetmeye başlarsak ne olur?


Günümüzde insanların çoğu sosyal ve duygusal problemlerle deyim yerindeyse boğuşuyor hatta bunların içinde boğuluyor. Yoksulluk, doğal afetler, insan ölümleri, sosyal ve siyasi anlamdaki çekişmeler vb. durumlar, insanların öngörülemez ve olumsuz dünyada yaşadıkları hissini uyandırabilir ve bu durum olumsuz duygular ve psikolojik sorunlarla ile sonuçlanabilir. Bu durum bir gerilim yarattığından bununla baş etmek gerekir. Bunun içinde ilk yol; var olan ve rahatsızlık yaratan durumu kendi adil dünya inancımız doğrultusunda çarpıtmak, örneğin bir flört ilişkisinde ayrılık söz konusu olduğunda biri diğeri için şunu düşünebilir: “ zaten benim gibi iyi birini hak etmiyordu veya o zaten kötü biriydi” açıklaması ayrılığın verdiği veya vereceği kötü duygularla baş etmek için uygun bir düşünce tarzı olabilir hatta çoğu zaman etraftaki diğer insanlar kişiyi bu konuda ikna etmek içinde benzer açıklamayı yaparlar. Sonuçta kişi kendisine iyi, karşısındakine kötü yakıştırması yaparak ruhsal anlamda bir olumlu dengeyi kendinden yana sağlamış olur. Eğer bu dengeyi sağlayamayacak kadar bizleri travmatize eden bir olay söz konusu ise (ki burada kişilik özelliklerimiz, olayları algılayışımız, yorumlayış biçimimiz, o sırada içinde bulunduğumuz maddi ve manevi koşullar vs. etkilidir) çok sağlıklı olmasa da bir ikinci yol olarak duygu ve düşüncelerimizi, başımıza gelen olumsuz olay doğrultusunda değiştiririz, bu da bizi olumsuz duyguları daha derinden hissetmeye ve kendimizi olumsuz durumundan sorumlu algılayıp, kendimizi cezalandırma eğilimde olmamıza sebep olabilir. Örneğin, insanları incitmemek konusunda hassas olan birinin bu konuda hata yaptığını düşündüğünde ya da böyle bir hata yaptığında kendisi bu konuda sürekli suçlaması, daha fazla incitmemek adına ondan uzaklaşması veya kendisine duygusal veya fiziksel açıdan zarar vermesi.



Sonuç olarak bu süreçte belki de olabilecek en olumsuz durumlardan biri dünyanın adil bir yer olmadığını, dolayısıyla yaşamda kaosun hüküm sürdüğünü hatta dünya üzerinde kötü insan ve davranışların ödüllendirildiği algısına sahip olmaktır. Bu inanç ikili ilişkilerden, sosyal ilişkilere kadar her türlü durumda bireyin daha karamsar bir algı ile yaşamasına, üzüntü, kaygı, öfke gibi duygularla iç içe olmasına neden olabilir. Bu durum çok ciddi bir gerilim yarattığından, bireyin ruhsal yapısını değim yerindeyse altüst eden ve dolayısıyla bozan bir duruma sebep olur. Çağımızda insanların en çok ihtiyaç duydukları şeylerin başında adalet duygusu gelmektedir (ki bu insan


da ilk olarak gelişen temel güven duygusu ile ilişkilidir). Ne yazık ki bu durum günümüzde olumsuz bir seyir göstermekte, ikili ilişkilerde gönüllerin kendisine değer vermeyen ve aldatan kişilere hapsolduğu, insan hayatını hiçe sayanların cezalandırılmadığı, ekonomik anlamdaki çalkantıların ve uçurumların çok olduğu, eğitim ve öğretimde eşitsizliğin olduğu, doğa katliamlarının kişisel çıkarların uğruna yapıldığı ve daha nice olayın sıralanabileceği bir durumda insanlar halen ayakta kalmaya çalışıyor. Ayakta kalmak için, ya kötülüğe kötülükle karşılık vermeye çalışıp, kızgınlıklarını ifade etmeye çalışıyor, ya da geriye çekilip olumsuzlukla baş etmeyip çaresizce kabulleniyorlar. Sanırım, içlerinde en vahim olan ise kötülüğün ve kötü davranışların yüceltildiği bir dünyada yaşadığımız inancını geliştirmek olmalı.




Uzm. Psk. Hasan Arslan

Uzman Klinik Psikolog

220 views0 comments

Recent Posts

See All

Commentaires


bottom of page